‘Uncategorized’ Kategorisi Arşivi

Bilinçsiz Sonlar

Hakkında konuşurken, cümlenin ucuna bucağına ‘eskiden’ kelimesinin girdiği her olayın bi zamanlar yapılmış bi ’son kez’i vardır. Bu ’son kez’lerin bazıları bellekte yer etmiştir, gayet iyi hatırlanır ama bazıları tamamen bulanıktır. İnsanın tek hatırladığı o şeyi bi zamanlar yapıp artık yapmadığıdır. Son yaptığında bunun son kez yapışı olduğunu bilmediği için, o kişi için öncekilerden hiçbi farkı yoktur o son seferin, bu yüzden hatırlanamaz.

Mesela ben enson ne zaman kaldırımda oturup çekirdek kırdım hatırlamıyorum. Veya enson ne zaman etipuf paketiyle duvarda sinek yakaladım. Mahalle maçı yapıp, gol attım. Bisikletten düştüm. Bakkala gidip ‘1liraya ne gelir’ dedim.

Daha yakın zamana gelirsek; tenefüste arkadaşla sıra üstünde para maçı yaptım. Okuldan eve dönünce sobayı yakıp tarhana kemirerek çakmaktaşlar’ı seyrettim. Amiga’daki yazı okuyan yazılıma küfür okutmaya çalıştım. O bordo kravatı son kez bağladım.

Hatta biraz daha yaklaşırsak; ICQ’da “16-18 yaş female Turkey” diye arattım. mIRC’de “/whois” yazdım. Netbus’da portscan yaptım, cd-rom kapağı açtım :) Okuldan kaçıp bilardoya gittiğim için suçluluk hissettim. Sabah hava aydınlanmadan okula gitmek için kalkıp bindiğim otobüste uyuya kalıp durağı kaçırdım. Sonraki gün okul nöbetçisi olduğumdan derslere girmeyeceğime sevindim.

Hepsini yaptığım bi son kez vardı kesin. Ama ben onun son kez olduğunun farkında değildim. Farkında olsam daha bi keyifle yapardım her birini, o güne kadar o şeyi her yapışım teker teker geçerdi gözümün önünden, kulaklarıma kadar gülümseyerek yaşardım ’son kez’lerimi.

Araba Olmak

Direksiyon dersinde herkese söyledikleri bişey vardır; “Arabayı sürüyormuş gibi değil, arabanın kendisiymişsin gibi düşün”. Cidden öyle düşünmeden de rahat edemezsin. “Dikiz aynası, aman vitesi değiştiriim, nasıldı, heh debriyaj, koltuk pozisyonu, oy anam sinyal vermeden döndük” gibi bisürü şey geçmek zorundadır aklından. Ama araba bi amaç değil de araç olunca, yani sen araba olunca herşey çok daha kolaylaşır, rahatlar. Sadece arabayla ilgili bişey de değil bu, insanın kullandığı herşey için geçerli.

Playing PC

İnsanın en kendinden geçerek kullanmaya meyilli olduğu şey olan bilgisayarda, bu etki kendini daha bariz gösterir. “Need for Speed”de bi viraj dönüyorsundur, olmayan merkezkaç kuvveti yüzünden eğilirsin. Çünkü o sırada beynine sorarsan, senin elindeki bilgisayarın tuşları değil, oyundaki arabanın direksiyonudur. Quake’de karşıdan plazma gun’la ateş etmişlerdir, plazmayı yerken gözlerin büyür, yüzün şekilden şekile girer. Kulaklıkla korku filmi izliyosundur, filmde arkadan biri yaklaşır, tırsarsın.

Galiba beyin ilk doğduğunda vücudu kullanmak için bi teknik geliştirmiş, kullanması gereken diğer herşey için de aynı yöntemi kullanıyor. Vücudu kullandığı bişey olarak değil, kendisi olarak gördüğü için herşeye de aynı şeyi yapıyor. Sonuç bu. Gerçi diğer şeylere direk hükmedemediği için vücudu araç olarak kullanmak zorunda. Bilardoda bi topa vurmak için önünü kapayan diğer topu kullanmak gibi bişey yani :)

Durum bu iken bi de sanal gerçekliğin insana zarar verip vermeyeceğini düşünüyolar. Aha buraya yazıyorum (bu deyim, blog’da olunca daha gerçekçi oluyormuş, cidden yazıyorum bak :) sanal gerçeklik yapsalar az maz adam telef olmaz bu uğurda. Önce toplumda beyinlerin değişmesi gerek kardeşim :)

[Mim] Neden Yazıyorum Ki?

Efenim, “mim ne yaw” diyenler için; blog yazarlarının birbirine pasladıkları konular bunlar. Bi çeşit web şişe çevirmecesi. Ama yapanlar liseli olmadığı için haliyle konular da “hiç birini öptün mü” tarzı konular olmuyo tabi :) Neyse, burdan ilk mimimi gönderen Pınar‘a sevgilerimi iletip, sadede geliim. Mim konum neden blog yazdığım, süre 60dk, başarılar :)

Bigün yapacak bişey bulamamış bilgisayarımda dosya temizliği yaparken, zamanında yazıp bilgisayarımın ücra köşelerinde şifreli dosyalarda sakladığım yazılarımdan bazılarının şifrelerini benim bile hatırlayamadığımı görüp dedim en iyisi ben bunları böyle tutmiim de bi takma isimle bi blog’a yazayım. Hem şöyle olur hem böyle olur diye kendimi ikna edip blog neymiş öğrenmek için bakınmaya başlayınca ilgimi çekti meret. Takma ismi de şifreli dosyalardaki içeriği de bi kenara bırakıp başladım blog işine. Ama keyifle başladığım işe ilgimi kaybedişim nedense çok hızlı oldu. Ta ki WordPress’le tanışıncaya kadar. Buradan WordPress’i yazan mübarek insanlara, Malatya’daki dayıma, Isparta’daki teyzemin kızına ve tüm sevenlerime sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunarım.

Neyse efenim, WordPress’e geçişten sonra -nasıl/niye olduğunu ben de bilmiyorum- yazdıklarım hep belli bi şekil ve içerikte olmaya başladı. Ben de karşı çıkmadım içimdeki bu şeye, blog bu halini aldı. Şimdi arada “ahan da konu” dediğimde hemmen cep telefonuna bi not alıyorum. Yazasım geldiğinde bu notların içinden birini seçip döküyorum içimi, rahatlıyorum :)

Spam Dilenci v2

Eskiden bi dilenci görünce insanlar bilirlerdi ki o kişi cidden ihtiyaçlarını karşılayamadığı için orada, o halde. Hatta dilenen kişi halinden utanırdı. İnsanların suratına bakamaz, kafasını önüne eğerdi.

Sonra bi ara yeni bi dilenci modeli türedi. Bunların kılık-kıyafetine, yaşına-başına bakıyodun, hiç de ihtiyacı varmış gibi durmuyodu. “Bu gidip bi yerde çalışsa ya dileneceğine” diye düşündürüyolardı. Ama zaten o sıra o kişi çalışıyo oluyodu. Dilenciliğin artık bi meslek haline gelmesinin ilk işaretleriydi bu tiplerin türemesi. Sektörü uzun süre forse etti bunlar ama insanlar yavaş yavaş olaya uyanmaya başlayınca gelirler de düşmeye başladı haliyle. Ama boş durmadılar. Duygu sömürüsü taktiğini geliştirdiler. Kah yanlarına küçük bi çocuk aldılar, kah kör oldular, birinin elinden tutup yürüdüler. Ekmeklerini taştan çıkardılar yani :)

Son zamanlarda bu numara da artık işe yaramamaya başlayınca yeni bi modele geçmiş bulunuyolar. Yolda giderken, birden “kardeş bi bakar mısın” diye başlayıp kısa ama kurgulu bi hikaye anlatıyolar. Sen “noluyo” sorusuna cevap bulana kadar bişeyler koparmaya çalışıyolar. İşin içine ilk girdiklerinde gerçekten ihtiyacı olduğu için dilenenlere vurdukları darbeyi bu ikinci hareketle yolda birine “kardeş bi bakar mısın? saat kaç acaba?” gibi sıradan bi şekilde yaklaşan insanlara vurdular.

Artık yolda biri bana doğru yaklaşıp konuşmaya başlayınca “ya?” diye düşünüp duymamazlıktan geliyorum. Bu arada sağolasın mp3 player :) Yaptığım şey hayvanlık, farkındayım, ama böyle bi önlem de gerekiyo artık. Belki çoğalmadan önleri kesilir.

Öpsem mi Acaba?

Yeni tanıştığınız, aranızda bi samimiyet bulunmayan biriyle karşılaşmışsınızdır. Adam, ortamdaki diğer kişilerle selamlaşmaya, el sıkışıp öpüşmeye başlamıştır. Sıra yavaş yavaş size gelirken kafanızdaki acaba soruları giderek kuvvetlenir. Size nasıl yaklaşacağını bilemediğiniz için nasıl yaklaşmanız gerektiğini kestiremezsiniz. Sonra sıra size gelir. Tereddütlü bi şekilde elinizi uzatırsınız. Bu hareket, hep karşıdan da olumlu yanıt alır. O da elini uzatır, tokalaşırsınız. Sorun olan tarafsa bundan sonrasıdır. Aradaki samimiyet yarım olduğu için selamlaşma da mı yarım olacaktır, yani sadece el sıkışmayla mı kalacaktır, yoksa öpüşme faslına geçilecek midir? Muammadır bu.

Handshake

Samimi görünmek için gülümseyerek karşıdakinin gözlerine bakar ne yapacağını kestirmeye çalışırsınız. Öpüşmek için uzanma hamlesini ondan bekler, uzanırsa doğal bi karşılık verebilmek için her hareketini dikkatle takip edersiniz. Aslında aynı sırada o da sizinle aynı durumdadır. O da sizi izliyordur. İçinde bulunduğu durum sizinkiyle aynıdır. Ama iki taraf da sakin görünmeye, durumu karşıdakinden gizlemeye çalışır. Süre geçmekte, siz karşılıklı gülümsemektesinizdir. Sonunda ya taraflardan biri uzanır, bitirir bu sinir savaşını ya da taraflar yeterince uzun süre geçtiğine karar verip tokalaşmayı bitirir.

İlk ihtimal gerçekleşmişse aranızdaki samimiyet biraz daha kuvvetlenmiştir. Bi dahaki karşılaşmalar sorunsuz olur. Siz de o da rahattır, tokalaşır öpüşürsünüz.

İkinci ihtimalin gerçekleşmesi durumu, yani tokalaşmanın öpüşmeden bitmesi, biraz daha sancılıdır. Sonraki bikaç karşılaşmada aynı süreç tekrar edecektir. Bikaç karşılaşma sonrasında durumun hala aynı olması ilişkiye büyük zarar verecek, samimiyetin “baba naber”den ileri gidememesine neden olacaktır. Daha sonraki karşılaşmalarda artık durumu umursamayacak, tokalaşıp çekilecek hatta belki de tokalaşmayacaksınızdır bile.

Bi de ilişkinin başlamadan bitmesi durumu vardır. Başta bahsettiğim gibi elinizi uzattığınızda o da karşılık verecektir ancak eller tokalaşırken gülümseyerek gözlerinize bakmazsa, öpüşmeyi bi ihtimal olarak bırakmazsa kara defterinize bi tik atarsınız. Bi dahaki sefere tokalaşmaya bile nazlanır, o elini uzatmadan siz uzatmazsınız.

Gerçi belki de ben paranoyağımdır :)

Para Yatırma Ünitesinde Sıkışan Para

İşlemini yapamaman bakımından belki can sıkıcı bişey, ama olaya bi de o sıkışan paranın sahibinin gözünden bakmak gerek, dimi? Yani ya sen parayı verdiğinde “Paranız sıkıştı. Hadi yürüyün gidin şimdi.” dese alet? Üstüne bi de banka şubesinde olmayan bi bankamatikse bu? Yandı canım keten helva :)

Çok büyük ihtimalle bi şekilde korunuyodur o para, işlem bilgileri vesaire. Ama o çok büyük ihtimalden geriye kalan ufacık ihtimalin varlığı bile -paranın miktarına bağlı olarak- insanı durum çözülene kadar yemeden içmeden kesebilir. “Elektronik alettir sonuçta, ya tam ben gidince bişey olur da parayı geri verirse?” diye düşünür gidemezsin. Telefon bankacılığını ararsın, “Biz burdan yardım edemiyoruz, lütfen en yakın şubeye başvurun” derler. Kalırsın arada.

Aslında bu içerikli bi “Fw:Lütfen Tanıdığınız Herkese İletin” maili, acaip hızlı yayılır :) Bi arkadaşımın eşinin iş arkadaşının başına gelmiş. Bankamatiğe sahte para koyuyolarmış. Bankamatik bi sonraki para yatırma işleminde bu hatayı verip 10dk sonra sıkışan parayı faiziyle iade ediyomuş. İletin herkese ;)

Grip Virüsü

flu.jpgAnlam veremediğim bi canlı bu. Şimdiye kadar milyarlarca kez denenmiş ve başarısız olunmuş bişeyi ısrarla tekrar ediyorlar. Belki biraz istatistik öğrenseler vazgeçecekler bu yaptıklarından. Çoğalınca vücut karşı saldırıya geçip yokediyor kendilerini ama dinlemiyorlar.

İstisnalar vardır tabi, vücut bağışıklık sisteminin zayıflığından yararlanıp başarılı olabildikleri vakalar. Ama kardeşim, insan önce bi dener. Ufaktan bi grup gönderirsin, düşmanın gücünü bi kontrol edersin, bakarsın ki işin zor hiç denemezsin. Ben böyle az nüfusla da iyiyim der takılırsın.

İşin içinde ya bi mazoşizm var ya da sonsuz bi kararlılık. Günün birinde başarılı olabilmek ümidiyle devam ediyorlar. Eğer cidden bu kadar kararlılarsa onlar için kötü bi haber; insanlar da boş durmuyor. Şansları düşük yani :)

Sallanan Kamera Tekniği

Galiba ilk Asmalı Konak’ta kullandılar bunu. Sonra popüler oldu, tüm Türk dizilerinde kullanılmaya başlandı. Kadrajdaki olay hareketli veya hareketsiz olsun, kamera hafif hafif sallanır, daireler çizer. Sen cismi kaçırmamaya çalışırsın, gözün yorulur. Hatta bu sallanma hareketine takılırsan, bi süre sonra miden bulanır. Daha gerçekçi bi hava yaratma, kişiye olayın olduğu yerden izliyormuş hissi verme çabası olsa gerek. Ama eksik düşünülen veya gözardı edilen bi nokta; kameranın hareket ettiği bi sahnede sallanmasını doğal karşılasak bile, sabit dururken niye sallanıyor? Ben sabit dururken sallanmıyorum.

Gerçi belki de bilgisayardan screenshot alınmasına karşı bi önlemdir bu. Alınan screenshotlar bozuk, bulanık çıksın diye yapıyolardır. Veya dandik ekipman kullanıyolarsa, “Görüntü bozuk, bari kamerayı sallayalım da millet bu yüzden sansın” diye düşünüyor da olabilirler :)

Bi zamanlar first-person-shooter oyunlarda da kullanılmaya çalışıldı bu. Gerçi orada sadece “İnsan koşarken kafası yere paralel hareket etmez, aşağı yukarı sallanır” diye düşünüp oyundaki karakteri de salladılar. Ama koşarken kadrajla beraber nişangah da sallanınca kimseyi vuramayıp kah gıcık olduk, kah küfrettik.  Sonra nasıl yaptılarsa geliştirip, rahatsız etmeyen bi yürüme hareketi sağladılar. Sağolsunlar.

Ördek Vurma Oyunundaki Silah

“Nasıl oluyor da oluyor” sorusunun ilk ortaya çıktığı olaylardandır bu. Hatta çıkıp çıkmayacağının işaretlerindendir. Ortada bi ekran(TV) ve bi tabanca(kumanda) vardır. Tabancayla ekranda gezen kuşlara nişan alıp ateş ettiğinde ekrandaki kuş vurulur, köpek gider kuşu getirir. Bu olaya verilen iki çeşit çocuk tepkisi vardır.

Bi gruptakilere göre tabancadan bişey çıkıp gidip kuşu vurmuştur, velet puan almıştır. Herşey normaldir, zaten TV kumandası da böyle çalışıyodur. Ama diğer gruptakilere göre ortada bi gariplik vardır. TV üzerinde kumandanın gönderdiği şeyi alan siyah bi nokta vardır. Ama hangi ördeğin vurulduğunun anlaşılması için ekranın her yerinde o noktalardan olması gerekir. Yoktur.

Şimdi aşağılamış gibi olacağım ama ilk gruptakiler genelde sözelci olurlar, ikinci gruptakiler sayısalcı. Daha doğrusu ilk gruptakilerin düşünme şekli sözelci olmaya daha yatkındır, ikinci gruptakilerinki ise sayısalcı. Ama içinde bulunduğumuz çağ ve ülkede bi çocuğun ne olacağına ailesi karar verdiği için haliyle böyle olmayabilir de.

Not : Hala nasıl çalıştığını merak edenler için;
- Kısaca; tabancadan bişey ekrana gitmiyomuş, ekrandan tabancaya bişey geliyomuş (ışık haliyle). Tabanca sadece ışık sensörüymüş.
- Uzunca; http://electronics.howstuffworks.com/question273.htm

İsimli Kolye

Niyeyse kolyesinde ismi yazan tipler var ortalıkta. Yaka kartı taşımak gibi bişey aslında, ama yolda yaka kartı taşımak mantıksız gelirken, güzel bi font ve altın rengi bi metal kullanılarak takı havası kazandırılmış o kolyeyi taşımak mantıklı gelebiliyor insanlara.

Hatta kadınlar sahiplenmiş bu olayı. Benzer bi şeyi yapan bi erkeğe kro damgası yapıştıracak(ki geniş yaka bi beyaz ceket, üstten bikaç düğmesi açılmış pembe gömlek ve gömlekten fışkıran kılları düşününce şimdi ben de yapıştırdım o damgayı), yüzüne bakmayacak kadınlar bile takabiliyor böyle bi kolye.

Kendine veya ismine tapınma gibi bişey mi? Yoksa hafızasını kaybetmesi durumunda “insaniyet namına sahibine teslim ediniz” notu mu? Belki de “sevgilim olsa bi tarafında onun bi tarafında benim fotomun olduğu kalp şeklinde kolye takardım ama yalnızlık ömür boyu” söyleminin dışa vurumudur. Hiçbiri değilse de adı Fikri’dir;

“Vaay Fikri Bey, hoşgeldin falan. Dedim nerden tanıyacağım, meğerse künyeyi görmüş.” (bkz: vizontele)