3,5 yılın birikimi olan çizikleri yüzünden artık ne kadar silersem sileyim buğulu gördüğüm gözlüğümü değiştirme planları yapıyordum elbette ama bu planlar, ertelediğim onca diğer planım gibi yastık altında, belki birgün diye bekliyordu. Geçengün, hiç değilse diye gözlüğümü silerken duyduğum çıt sesi, bir anda o an başka yerde olan aklımı irkip kendine getirdi. “Yoksa?” diye düşünmeye kalmadan, gözlüğün her camı bir elime kanadı kırık bir kuş misali usulca süzüldü. Alt dudağımda başlayan depremi, “zaten çizikten başka bişey göremiyodum. hem vidaları da gevşeyip duruyodu. iyi oldu iyi” avuntusuyla dindirdikten sonra, kafamı kaldırıp uzaklara baktım. Evet, çizik yoktu, ancak görüntü de VCD kalitesindeydi. İçimi tekrar bir hüzün kapladı.
Lenslere karşı hissetmeye başladığım ani ve dayanılmaz yakınlık, “Lens Bakımında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar” başlıklı birkaç web sayfası okuduktan sonra kendine güvensizlikle karışık bir muhafazakar nefrete dönüştü. Aşk ne kadar büyük olursa sonrasındaki nefret de o kadar büyük oluyormuş gerçekten :)

Engellileri az da olsa daha iyi anladığım bir Pazar gününün ardından soğuk algınlığına yakalanmamda, göremediğimden içine düştüğüm arabesk ruh halinin etkisi var mı bilemiyorum. Ancak Pazartesi’yi dışarıda yapmam gerekenleri bitirir bitirmez, doktora bile gitmeden, kös bir oturuşla bitirmemde soğuk algınlığının payının büyük olduğunu bilebiliyorum.
İki günlük eziyetin ardından beni iyileştirmesi için kendimi ellerine teslim ettiğim doktorun düşüncesiz bi şekilde ruh halimle bir oyuncakmış gibi oynayacağından hiç haberim yoktu. Ben yıllardır kendimi miyop, miyopu da böyle gör(eme)mek sanarken, doktor aslında hiçbir zaman miyop olmadığımı söylerken son derece fütursuzdu. Neymiş efendim, ben “miyop ve astigmat” değil “miyop astigmat”mışım. Yani sadece alelade, basit, negatif değerli bi astigmat.
Daha önce de ehliyet almak için yaptırdığım kan grubu testi sonucumu gördüğümde kendimi bu kadar kendime yabancı hissetmiştim. Yıllardır 0 Rh(-) sandığım kan grubumun aslında A Rh(-) olduğunu öğrendiğimde de şimdiki gibi, “yok canım, benim ben olma ihtimalim yok. kesin uzaylılar benim bilincimi tıpatıp bana benzeyen başka bi bedene aktardılar. ben, benim kopyamım kesin.” diye düşünmüştüm. Gerçi bikaç kez “ulan ben uzağı da göremiyorum yakını da, bu nasıl miyop” diye kendi kendime kıllandığım olmuştu, ancak gençlik travmasıdır diye üstünde pek durmamıştım.
Reçetemi alıp son bir ümitle gözlükçüye gittim. Gözlüğü takıp göremeyince, tekrar o aciz doktora dönecek, “bu mu sana okuttukları tıp? sana diploma veren hocaya yazıklar olsun” diyerek gözlüğü doktorun suratına fırlatacaktım. “Abim, ben ettim sen etme. yaptım bi cahillik, sen miyopun kralıymışsın bilemedim, affet ne olur” diye ayaklarıma kapandığında da mağrur bir şekilde “aramızdaki herşey bitti doktor. senin için bi daha aynı şeyleri hissedemem” deyip, kapıyı çarpıp odadan çıkacaktım. Gerçi ben bunu ilk düşündüğümde olayın sonu böyle duygusal değildi ama yazarken ne oldu bilmiyorum.
Herşeyin daha iyi olacağını umarak gittiğim gözlükçü ise doktordan daha efendi çıkmadı. Önce, benim “çerçevesiz gözlüklerin vidaları gevşiyor” dememden cesaret alıp “evet, zaten kimseye tavsiye etmiyoruz biz de onları” diyen adam, ben çerçeveli gözlüklere ısınamayıp elime yine bi çerçevesiz gözlük aldığımda “bakın onlar da çok iyidir, hem hafiftir diğerlerine göre” diye bana çerçevesiz gözlükleri övmeye başladı. İşin enteresan tarafı, ben de bunu yedim. Temiz yüzüne kandığım gözlükçü meğer ağır bi esnafmış. O da yetmezmiş gibi sanırım benden habersiz doktorla anlaşıp gözlüğe miyop da eklemiş, zira ben adamın bana verdiği gözlükle gayet güzel görüyorum. Ya da belki de göremiyorumdur. Yani belki de ben doğduğumda gözüm bozuktu. Hep böyle gördüğüm için diğer insanları da böyle görüyor sanıyorum ama diğer herkesin gözleri şahin gibi.





İlkokulda, sınıfın arka tarafında, mevsimleri öğretme amaçlı bi afiş/tablo/çizelge asılıydı. Çizelgedeki ilk ay eylüldü. Sanırım kafamdaki eylülün bişeylerin başlangıcı olduğu fikrinin kaynağı o çizelge.