srdr,
Uncategorized kategorisinde yazmış.
Bazı akşamlar, nedense hava her zamankinden daha karanlıkmış gibi gelir insana. Sanki diğer akşamlar ortalıkta hiç değilse ışık hüzmeleri varmış da o akşam bi şekilde tüm ışık sönmüş, ortalık zifiri karanlık olmuş gibi hisseder, bunalırsın.
Böyle akşamlarda yağan yağmur da insanı bi başka ıslatır. Kaşını, kirpiğini geçip gözüne girmeye başlayan yağmur damlalarının ıslaklığından yüzünü biraz olsun kurtarmak için elinle yüzünü silmeye kalkarsın, ama elin yüzünden daha ıslaktır. Kurulayacağına daha da ıslatır yüzünü.
Karanlık bi akşamdı, acaip yağmur yağıyordu, sabah evden çıkarken anahtarımı unutmuştum, evde kimse yoktu ve ben deli gibi acıkmıştım. Eve birileri gelene kadar açlığımı nasıl bastırabileceğim sorusu için aklıma ilk gelen cevap popkek olmuştu. En yakın markete dalıp kek reyonuna koşturdum. O an bi kekle ilgili tek kriterim büyük olmasıydı, neye göre portakallı popkeki seçtim veya -o anki iştah yüzünden olsa gerek- hangi ara keki bitirdim hatırlamıyorum. Tek hatırladığım bi ara “bunun kreması beyaz, ne biçim portakallı kek lan bu” diye düşünüp, hemen ardından da “amaaan, beyaz meyaz, portakallı işte” diye kendimi cevapladığım.
Aradan yıllar geçti, o an o kadar beğenmeme rağmen -neden bilmiyorum- o günden sonra bi daha hiç yemedim portakallı kek. Geçengün, sonunda, markette her görüp “neyse başka zaman yerim”lerime bi son vermek için aldım yine, evet gerçekten güzelmiş. Daha sık yemeliyim.
srdr,
Uncategorized kategorisinde yazmış.
Her uzun yol, sonu neresi olursa olsun heyecan vericidir, keyiflidir. Otobüs kalkmadan, yolun sonlarına doğru o koltukla ilgili hissedilecek tiksinti hiç olmayacakmış gibi, yol boyunca oturulacak koltukla tanışılır. Gerçekten uzun bi yolun sonlarına doğru insanın içinden gelen avazı çıktığınca “yeteeer” diye bağırma isteği aslında pek yadırganacak bişey değildir :)
Bir uzun yolun en keyifli anı ise gecenin bi vakti uykudan uyanıp inilen bi mola yeridir. Önce tuvalet aranır, bulunur. “Nası olsa bi daha gelmeyecek bunlar” ve “elleri mahkum bu tuvalete girmek zorundalar” umursamazlıkları yüzünden tuvalette hiçbişeye, hatta suya bile dokunmamaya çalışarak vücut ifrazatı vücuttan atılır.
Ardından özellikle güzergahı bilmeyen insanın içini “burası neresi acaba” merağı kaplar. Arabaların plakalarına bakılır, farklı farklı bi sürü plaka vardır genelde, zira orası bi yol üstü mola yeridir. Sonra çevredeki tabelalara, yazılara bakılır. Oradan belki bi ilçe adı öğrenilebilir ama bu da insanı o ilçenin hangi ile bağlı olduğunu bulmak için zihnindeki geçmiş kare bulmaca tecrübeleriyle karşı karşıya bırakır. “Soldan sağa 3, Afyon’un bir ilçesi, ‘emi’ ile başlıyor, 7 hafli, emirdağ mı çıkmıştı ya?”. Mekanda satılan ürünler de oranın neresi olduğunu bulma konusunda yardımcı olabilecek son işarettir. Örneğin pişmaniye İzmit’te, kaymak Afyon’da, pastırma Kayseri’de olduğunuza delalettir.
Herşeye rağmen bulunamazsa, gidilir, camdaki sinek leşlerini yıkayıp defneden muavinden (yeni adıyla host) bilgi alınır. Artık rahatlamış olan bünye, sıcak koltuğuna dönüp dik koltuk rahatsızlığında uyumaya çalışma eziyetine devam etmeye hazırdır.
srdr,
Uncategorized kategorisinde yazmış.
Hiçbir aksiyon olmadan bu kadar olay barındıran bir otobüs yolculuğunu sanırım ilk kez yaşıyorum. Herşey ilk otobüs durağında başladı. Otobüs gelmemekte ben de beklemekte inat ettim. 10 dakikada bir olan otobüs için, yaklaşık 45 dakika ayakta dikildim. Benden sonra gelenler beklemekten sıkıldı, başka şekillerde gitmenin yollarına baktı. Ama ben bekledim. Hatta işi o kadar inada bindirdim ki o otobüs hattı iptal edilmiş olsa belki de hala o durakta bekliyo olurdum. Ama hemen hemen benimle aynı inadı gösteren kızın beklemeye başladığında kenarları yukarı bakan kaşlarını (mükemmel olduğunu düşünen kız bakışı) 45 dakika sonra -buluşacağı kişiye geç kalmış olmaktan olsa gerek- ortası yukarı bakarken (küçük emrah bakışı) görmek keyifliydi ;)
Sonra otobüs geldi. İçerde kendime bi yer edindim. Bu sırada gözüm yanında ayakta beklediğim adamın telefonunda yazdığı SMS’e takıldı. Kız arkadaşına yazıyodu. Gayet normal bi biçimde “Geç kaldım kusura bakma” diye başladı mesaj. Sonra adam anlamadığım bi nedenden kendini yermeye başladı. Çok kararsız biriymiş de bu hayatındaki en büyük problemmiş, şöyle kötü bi adammış da böyle kötü bi adammış. Adam bunları yazarken bi ara omuzlarından silkeleyip “kendine gel be adam, güç içinde” diyesim geldi. Ardından kızı övdü biraz. Kız çok iyi niyetliymiş, ahlaklıymış, süper bişeymiş. Bu noktada, onca film izlemiş biri olarak işin sonuna dair tahminler yürütmeye başladım tabi ama bi taraftan da “yok canım, özrünü kuvvetlendirmek için yapıyodur“ diye de kendimi kandırmaya devam ettim. Sonra adam bi ara durdu, uzun uzun düşündü ve son cümleyi yazmaya başladı: “seni daha fazla incitmeden ” yazdı ve yine durdu. Bu kez daha da uzun düşündükten sonra cümleyi bitirdi: “kesmek en iyisi sanırım”. Ağzım açık izledim mesajın nereden nereye geldiğini. Bu şaşkınlığıma ineceğim durağa geldiğimi anlayışım da eklenince hiç tereddütsüz bastım düğmeye.
İkinci araçta da bi dejavu gibi başka bi adamın telefonuyla başladı olay. Yılan oynuyodu. Onu izlerken “hey gidi hey” dedim kendi kendime. Lise zamanı ne kaptırmıştık bu oyuna. Sınıfın en yüksek skorunu yapmak herkesin peşinde olduğu, paha biçilemez bi olaydı. Derslerde bile sıra altından yılan oynuyoduk. Allah belamızı versin :)
Sonra bi ara kafamı bi kaldırdım. Afet bi hatun gözlerini kaçırdı. Çevreme bi bakındım. Bu yanımdaki hacı amcaya bakıyo olamayacağına göre, evet evet bana bakıyodu. Hem de bu kadar güzel bi kız. Tam bu düşünceyle benim yüzümde bi gülümseme oluşmuşken, kız “hala bakıyor mu” kontrolü için yine döndü. Sanırım güzel gülümsüyorum, utangaç bi bakışla yine kafasını çevirdi. Tam belli etmeden camdaki yansımadan izlemeye çalışıyordu ki, gözlerini orada da yakaladım. Bi süre ona mı baktığımı anlamaya çalıştıktan sonra yüzünde bi gülümsemeyle “ya ne alakası var, ben dışarıya bakıyorum” numarasına yattı. Ama dışarıya da baksa bana da baksa benim ineceğim durak gelmişti. Yine bastım düğmeye. Ah ulan otobüs aşkları, yaktınız lan beni !!! ;)
srdr,
Uncategorized kategorisinde yazmış.
Fiziksel bi taşınma değil, 3 senedir kullandığım bilgisayarımdan taşınıyorum. Yeni aldığım bilgisayar daha genç, daha atak, daha falan filan. Ama eski bilgisayarım da “benim” bilgisayarımdı. Artık yetmez bile olsa sıcaktı, sevecendi. Artık titreyen dizlerinin üstünde durup elinden geleni yapıyordu benim için. Güle güle eski dost :P Aslında o kadar da değil canım ;)
-o-
Çok fazla ev taşımış biri değilim ama ev taşımalarında bi süre yeni evi yabancılıyorum, sanırım her insan gibi.
“Ulan geldik buraya misafirliğe de kimin evi lan burası? Gece gece ne işimiz var tanımadığımız birinde misafirlikte? Yaa bu arada bu eşyalar bizim eşyalar. Ne işleri var ki burda? Onları da mı getirmişiz misafirliğe? Annem hep “noolur, noolmaz” diye fazladan üstbaş alırdı yanına ama bu kez eşyaları da aldıysa cidden abartmış. Bi de niye evine misafir olarak geldiğimiz adamlar evde değil? Evi bize bırakıp nereye gittiler ki? Nooluyo lan böyle? Bi an önce sabah olsa da eve gitsek. ‘Home sweet home’ lan!”
-o-
Resimlerimi, müziklerimi, proje dosyalarımı falan alıyorum yeni makineye. Eski makinemde oldukları yerlere koyuyorum hepsini. Eski programlarımı yüklüyorum yine. Makinenin ayarlarını eski düzenime getiriyorum. Hepsi bu yeni ve soğuk makineyi biraz daha “benim”leştirmek için. Sahiplenme, zamana ihtiyaç duyan bi davranış. Yeni makinemle biraz zamana, birbirimizi tanımaya ihtiyacımız var ;)
Ama yine de yeni ne çıksa edinme arzusuyla yanıp tutuşurken bi taraftan da böyle hissetmek. Çelişkiliyim!
srdr,
Uncategorized kategorisinde yazmış.
According to all known laws of aviation, there is no way that a bee should be able to fly. Its wings are too small to get its fat little body off the ground.
The bee, of course, flies anyway. Because bees don’t care what humans think is impossible.
“Bee Movie” filminden alıntı.
srdr,
Uncategorized kategorisinde yazmış.
Her insan kendini çok iyi tanıdığını düşünür. Ben de öyle düşünüyodum. Ancak yaşadığım şu son 3 aylık hayattan izole dönem bana pek de öyle olmadığını öğretti. İki yaşamsal ihtiyacımın farkına bu dönemde vardım; lezzet ve müzik.
Üniversite bitmeden önceki bi deri bi kemik zamanlarımda da, sonraki tosun zamanlarımda da yemeyi severdim. Ama karın doyurma maksatlı olduğunu sandığım bu davranışımın altında gizli bi ihtiyaç varmış. Meğerse ben lezzet olmayınca keyifsizleşiyo, huysuzlaşıyomuşum. Yemeklerin kötülüğüyle meşhur tümenimizde ne zaman etli bi yemek çıksa, yemeğe et olarak konmak için kesilen hayvancağızların ardından o yemek boyunca yas tutardım. Mekanları cennet olsun.
Müzik ise apayrı bişeymiş benim için. Arada -Mustafa Başçavuş’un dikkatsizliğinden olduğunu sanıyorum- megafon kalitesizliğinde bile olsa türkü dinleme fırsatı buluyorduk ki bu anlarda bile içimde bi sevinç hüzmesi beliriyordu. Tören alanında bando olduğu için esas duramıyordum. Ayaklarım hemen bi ritmin peşine takılıp başlıyordu gizli gizli yeri dövmeye. İlk çarşı iznimde dinlediğim mp3, sıcak kumlardan serin sulara atlamak gibiydi. Şimdilerde yeni iPhone’um da sağolsun bolca dinleyip gideriyorum susuzluğumu.
srdr,
Uncategorized kategorisinde yazmış.
Yandaki “Şafak Sayar” ve “Asker Notları” kısımlarını yaptıktan sonra bi baktım da içinde bulunduğum o yeşil atmosfer blog’a da bulaşmaya başladı. İşe bi dur demenin vakti geldi diye, bu yazıyla beraber askerlikle ilgili herşeyi sadece “Asker Notları” altına kitlemeyi, o kısım dışını yeşilden temizlemeyi düşünüyorum.
“İlk başlarda çok zorlanacak ama bi süre sonra alışacaksın”. Bu laf, gitmeden önce askerliğini yapmış herkesin ortak olarak söylediği, ancak benim ısrarla “yok canım, abartıyolar” şeklinde tepki verdiğim bi laftı. Gidip kendi gözlerimle gördüm ki hiç de abartmıyolarmış :) Özellikle ilk hafta, özellikle yedeksubay olarak yapıyorsan, insana sanki hayatının sonuna kadar orada kalacakmışsın, bi daha sivil olamayacakmışsın gibi geliyor. O önündeki 12 ay gözünde büyüdükçe büyüyor, boğazında düğümleniyor. İnsan bi anda normal olduğunu düşündüğü herşeyin anormale dönüştüğü bi ortamla karşılaşınca dengesi bozuluyor.
Üsteğmenimizin bize asker olmanın ne demek olduğunu uygulamalı olarak anlatmak için üzerimize ateş kustuğu bi anda, karşı odadaki bi arkadaşı olan biteni hiç umursamayıp kendi kendine şarkı söyleyerek kenardan kenardan göbek atarken görmem, üstümdeki ölü toprağını atmaya başlamak için kendime sebep olarak kullandığım şey oldu. “Babacım, kendine dert etsen ne değişecek, sittiret amaaaan” diyodu, ki çok haklıydı.
Ortama alıştıkça zaman yeniden normal hızına yaklaşıyor. İnsan tekrar hayatından keyif alabilmeye başlıyor. Birbirinden farklı 100 kişinin olduğu bi ortamda da her an enteresan bi olay çıkabiliyor. Bu yüzden can sıkıntısının en iyi ilacı odaları dolaşmak. Bi odada aristokrat bi tavırla kısık ışık altında kitap okuyan birileri, yan odada güreşen iki izbandut, bi başkasında bağıra bağıra türkü söyleyip göbek atan bi güruhla karşılaşabiliyorsun. Veya bi odada bişeylere sinirlenmiş küfreden birine rastlarken, bi başkasında telefonda aldığı haberle hüzünlenmiş, bi dostun sıcaklığına ihtiyacı olan birini bulabiliyorsun. Sen de artık o anki ruh haline göre kendini uygun bi yere koyuyorsun.
Ancak arada “bana kamera şakası mı yapılıyor acaba” diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Zira yoldan geçen 100 kişiyi toplayıp, 3 ay tank eğitimi verdikten sonra “hadi şimdi git tank takım komutanlığı yap” demek hiç mantıklı gelmiyor kulağa. Eğer kamera şakasıysa, bak hiç komik değil ha! :)
srdr,
Uncategorized kategorisinde yazmış.
Gayet sade ve herşeyi anlatan bi başlık oldu :)
TSK’dan üstünde adım yazılı ilk belge hazırlandığında 2003 yılıydı. “Sen artık 20 oldun, gel hadi” demişlerdi, ben de “ya abicim bi durun, okul bitsin walla gelecem, biz burda esnafız nereye kaçacaz” demiş atlatmıştım olayı. Okul bitti, 1 yıllık tecil bitti, sonrasındaki 2 yıl boyunca benim her celp dönemine denk gelen lumbalji ve miyaljilerim bitti, ve eninde sonunda…
Yedeksubay sınavı denen hadise, sonucu ÖSS gibi stresli beklenen bişeymiş. Sonucunda kısa dönem olmayı umut ederken yedeksubay olduğunu öğrenince de insanı üzen bişey tabi. Askerliğe gidecek zaman, kısa dönemlerin iki katı çünkü. Ama farkettim ki insan herşeyden bi teselli çıkarabiliyormuş. Benim için o teselli de şu altta gördüğünüz alet oldu :)

Sivilde tank eğitimi almanın hiçbi yolu yokken, önümüzdeki 12 aylık süreçte bu üstte gördüğünüz Alman Leopard tanklarıyla ilgili herşeyi öğrendikten sonra bu cengaverlerden biri üzerime zimmetlenecek. Hayatımda benim sorumluluğumda olan ve olacak en pahalı şey bu alet olacak sanırım, zira tanesi yaklaşık 1.4milyon dolarmış. İşin kötüsü bu sorumluluk orduya karşı. Kısacası çok sakat çok.
Ha bi de gideceğim yer olan Ankara Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu, Rusya’daki abisi küçültüldükten sonra dünyanın en büyük tümeni haline gelmiş. Zamanında komutanlığını Çevik Bir’in yaptığı da düşünülürse paşadan geçilmeyecek bir yer olsa gerek. Yani yine çok sakat :)
srdr,
Uncategorized kategorisinde yazmış.
25 yıllık yaşantım boyunca üstüne çıktığım bi tartının bana söylediği en yüksek rakam 81. İşin kötüsü o tartıyla münasebetimiz geçen gün oldu. İşin daha da kötüsü, o tartı son sıralar üstüne ne zaman çıksam, bana yeni bir en yüksek rakam söylüyor :)
İnsan 3 yılda 20 kilo alır mı arkadaş! Kesin var bi terslik. Çünkü ben hep tembeldim, hep az hareket ederdim, daha önce niye böyle değildi? Gerçi askere gitme zamanım yaklaştıkça “nasıl olsa veririm askerde” mantığıyla (ki ne kadar gerçekçi olduğu tartışılır) toptan salıverdim ipin ucunu. Galiba işin cılkını bu yüzden çıkardım.
Bi de, bi ara birine verdiğim bi söz vardı, 5 kilo alacaktım (o da 5 kilo verecekti). En azından sözümü tutmuş oldum, artık gerekmese de :)
srdr,
Uncategorized kategorisinde yazmış.
Mahmut Abi dediğim şu depe gibi boyu olan, iriyarı, kıllı kılçıklı adamlar. Normalde “bi tane geçirse çenem dağılır” korkusuyla uzak durursun bunlardan ama dünden beri -ne oluyorsa- bu tiplerden iki tanesine karşı, kendimi “çantasını kafama geçirmesin” korkusu içinde buldum. Evet evet, Mahmut Abi’ler top olmuş.
Birini dün gördüm. Boyu 1,90′ın üstünde, ruhunu kaybetmiş ama duruşunu koruyor. Yüzündeki makyajı silsek, üstüne doğru dürüst bişeyler giydirsek, bi de eline tesbih versek eski formuna kavuşması çok uzun sürmez gibi görünüyor. Ama o bacaklardaki ağda can yakıyor. Ah be Mahmut Abi sen bu hallere düşecek adam mıydın? :)
Diğeriniyse bugün gördüm. Biraz daha Fatih Ürek tavrındaydı bu. Role daha iyi girmiş yani. Saçları da uzatmış ama önlerden dökülmüş saçlarına uzatmak da ilaç olmamış, bi peruk şart. Çünkü saç ekimi de erkeksi bişey.
Bi de anlamadığım bişey var. Bu adamların vücudu, bu kadar irileşecek, erkek gibi görünecek kadar testosteronu (ve diğer bilimum erkeksi hormonu) salgılayabiliyorsa, nasıl oluyor da bu hale geliyolar?
Lisedeydi sanırım, Türkçe dersinde bişey okumuştuk. “Dağda ağaç bile olsan en iyi ağaç sen olmalısın” gibi bi içeriği vardı. Bu laf travestiler için de geçerli olmalı. Şimdi bi tarafta orjinalinden ayırt etmenin bile güç olduğu travestiler varken Mahmut Abi’lerin bu yaptığı boşa kürek çekmek bence :)